Günlerden Sadece ‘Bir’ Gün

Günlerden Sadece ‘Bir’ Gün

Günlerden Sadece ‘Bir’ Gün

Güneş doğmaya yakın vakitler, güzel bir rahatsızlık verdi sarı sıcak. Havasızlıktan can çekişen odamı, penceremin aracılığıyla; gökyüzüyle tekrar tanıştırdım bu sabah. Açılan pencereden içeri doluşan hava, sınıflarına koşan yaramaz çocuklar gibi esintiyle doluştu odaya. Başımı dışarı çıkardım penceremden, sarkıttım kollarımı boşlukta… Gövdemin geriye kalan kısmı; başıboş başımı ve boşluklarla dans eden kollarımı öyle özgür, öyle kendinden bağımsız görünce; adeta kıskanç sevgililere döndü. Ardımda kalan dağınık yatağıma doğru yürüdüm, yorganımla kavga eden yastığımı ayırdım. Sarı duvarlarda asılı tablolardan bana bakan yüzler, ‘Günaydın’ der gibi samimi bir gülümseyişle karşıladı, sonra merhabalaştık. Dağınık yatağımla sanki bir akrabalığı bulunan masamda, aynı dağınıklıkla göz kırpıyordu ‘’beni toplama’’ diyerek. İçeriye doluşan rüzgarda içinden küller uçuşan ağzı tıka basa izmarit dolu küllüğüm, her sayfasında apayrı şeyler yazan kara kaplı yıllanmış defterim, bitişiğinde kağıt üzerinde dans etmekten hiç yorulmayan kalemim ve azlıkla kullandığım renkli silgim…

Hepsi bir arada dağınıklık içinde, dağınıklığın düzenini yaratmışlar meğerse. Bir anne-babanın şefkati gibi dokunmaya kıyamadım uzaktan biraz bakındım masum hallerine, ama az sonra yapmam gereken kahvaltıyı düşününce; masamın tek başına dağınıklık için kullanılamayacağını fark ettim. İncitmeden masamın üzerinden bütün dağınıkları ev taşırken üzerinde ‘’kırılacak eşyalar var’’ yazan bir kutuyu taşır gibi, aynı dağınık vaziyette; az önce kavga ederken ayırdığım; yastık ve yorganımın üzerinde bulunduğu koltuğumun yanı başına koydum.

Koridora açılan kapının kolunu indirdim, gıcırtılı bir sesle ‘hoş geldiniz’ der gibi açıldı kapı. Salonun bitişiğinde kalan mutfağın kapısı, yarı açıktı; kapı aralığından, mutfak tezgahı; rüzgar, sel ve erozyon yoluyla biriken tortul kayaçlar gibi üst üste duran tabaklara, bardaklara, kaşıklar, çatallara, tencerelere bakılırsa; odamın dağınıklığıyla işbirliği yapmış gibi görünüyorlardı. Hafif paslı, kendiliğinden tasarruf etmeye ayarlanmış gibi az akan musluğu çevirdim, sular lavabo taşına düşmemek için ellerime sımsıkı sarıldı, ellerimle tuttuğum gibi tüm çehremde dolaştırdım, bir müddet ıslandı yüzüm, sonra sabırsızca yüzümü kurulamak için askıda bekleyen deniz mavisi havlu atlayıverdi boynuma.

Evde birikmiş sesliği, dışarıda koşuşturan çocukların gülüşmeleri, kapı dışarı etti. Yataktan çıkma zamanımın üzerinden geçtikçe; attığım her adımda çorapsız ayaklarımın yere dokunuşlarında, parmak uçlarımda hissediyorum üşüdüğümü. Kahvaltı masamı kurup, orta halli demde çayımı yudumlarken; boğazımdan geçen sıcaklık, yaşamın anlamını çay içmeye vardıran felsefelere uzandırdı. Hayatı sorgulamak için şartlar ve zemin uygunken, hayatın anlamını çay içmenin verdiği huzura, boğazdan geçerken dokunuşlarıyla yarattığı sıcaklığa yüklemek neden uygun olmasındı ki? Şatafatlı sözcüklerle cafcaflı cümleler kurmanın alemi yok ne de olsa, sade ve öz bir anlamda değerli. Hayatın anlamını çay içmek olarak belirledikten sonra; her şeyde çayın sıcaklığını arıyor insan. Örneğin; çay kadar sıcak olsun ağızdan çıkan her bir sözcük, taraflarımızca bedenlerimize yapışan her dokunuş, zihinlerimizde köşe başlarını mekan bellemiş anılar, vesaire…

Sabah ki güneş; az sonra beni, bu evi, evin odalarını, mutfak tezgahında ki tortul kayaçlara benzeyen bulaşıkları, yatağım üzerinde kavga ederken ayırdığım yastığı ve yorganı, dağınıklıktan bir tür düzen yaratmış masamı, ağzı tıka basa izmarit dolu küllüğümü, beyaz kağıtlar üzerinde dans eden kalemimi, kara kaplı yıllanmış defterimi; tek tek hepimizi terk edecek. Geriye yine çayımın sıcaklığı ve boğazımdan geçerken hissettirdikleri kalacak…

Yorum yazın.