İnsanlar Konuşmayı Öğrenmişti

İnsanlar Konuşmayı Öğrenmişti

İnsanlık Konuşmayı Öğrenmişti

İnsanlar konuşmayı öğrenmişti. Kelimelerle uzun uzun cümleler kurabiliyor, mağaralara resim çizmek, sözcükleşememiş garip sesler çıkarmak, bir şeyleri anlatabilmek için neredeyse amuda kalkmaya varan şekillere girmek zorunda kalmıyordu artık. İstekler, ihtiyaçlar, ifade edilmeyi bekleyen güzel duygular, ihtiraslar ve daha da ilerisi var oluşumuz üzerinde yürüyen felsefi tartışmalar; ağızlarımızda toplanıyor, gırtlağımız ve ses tellerimiz aracılığıyla dışarıya atılıyordu. Konuşmak, aklın kusması gibi bir şeydi, ağzımızdan çıkan her sözcükte, içimizden bir şeyler dışarıya atılıyor, aklımız bütün sözcükleriyle içinde ne var ne yok hepsini parça parça kusmaya devam ediyordu. Kustuklarımızı biriktirmeye de başlamıştık artık. Kağıt parçaları üzerine mürekkeplerimizle dünyalar inşa edebiliyor, var olan dünyaları aynı mürekkeple yıkabilme cesareti gösteriyorduk. Konuşabilmeyi, üstelik aynı dilde aynı aksanda konuşabilmeyi bir anlama-anlatma, kendimizi izah edebilme olarak kabul etmiştik. Oysa ki insan konuşmaya başladığından beridir, kendini anlatamıyor, kendinden başkasını ise hiç anlamıyor. Mağaraya çizilen resimlerde, birbirimizi anlamamak için gözlerimizi kapatmayı gerektirmiyordu zor bir anlatım tekniğiydi ama anlıyorduk anlamaya çalışıyorduk en azından, ancak şimdilerde ise ağzımızdan çıkan sözcüklere karşı kulaklarımızı kör bir inatla tıkıyoruz. İlkel bulduğumuz iletişim aracı, şimdilerde modern gelişmiş olarak gördüğümüz konuşma yetimizden daha fazla şey anlatabiliyordu. Konuşmaların yarıdan fazlası anlaşılmayı, anlamayı sağlayamazken, duvarlara çizdiğimiz resimler büyük saygı görüyordu. Kelimeleri kullanmayı öğrendikçe, ısrarla birbirimizi anlamamızı engelleyen surlar ördük iç dünyamıza, kelimelerimiz üzerinde astığı astık imparatorluklar inşa ettik, iç dünyalarımızda sadece kurallar koyan, itaat edilmeyi, sadık olunmayı bekleyen birer Tanrı olup çıktık hepimiz.

İçine girilen acizliği anlatmaya kelimeler yetmiyordu, kimse kimseyi anlamıyordu, anlamak istemiyordu, anlamaya ihtiyaç duymuyor gerek görmüyordu, kendilerini anlatmak başkalarını anlamak isteyenler olmadı mı? Onlarda vardı, onlar kelimeleri yüzeysel olmaktan çıkarıp, iç dünyalarıyla buluşturabilmek için çok uğraştılar ama azdılar, hep az kaldılar ve sonra güçleri yetmedi, iç dünyasının Tanrıları olan insanlar tarafından birer birer cehenneme yollandılar, acı çektiler, birbirini anlamayan insanlar arasında anlaşılamamaya yüz tuttular.

Ve her seferinde ‘’kelimelerin aciziyeti’’ bahanesine sarılıyorduk. Aciz olan bizdik, kelimeler değil, yüklediğimiz anlamlar aciz, maddi çıkarcı şeyler dışında bir şey yerleştiremediğimiz iç dünyalarımız aciz.

İnsanlar konuşmayı öğrenmişti, ancak birbirini anlamayı, artık geri dönülemez bir şekilde unutmuştu.

Yorum yazın.