Bereketli Topraklar Üzerinde Kitap Özeti (Orhan Kemal)

Bereketli Topraklar Üzerinde Kitap Özeti (Orhan Kemal)

Kitap Adı: Bereketli Topraklar Üzerinde

Yazar : Orhan Kemal

                                       Bereketli Topraklar Üzerinde Roman Özeti

Roman, Orta Anadolu’nun köylerinden gurbete (Çukurova’ya) çalışmaya giden üç köylünün şehir karşısında ki maceralarını, trajik olaylarını ele alıyor. Üçlümüz; sevdalısını geride bırakmış Pehlivan Ali’den, kızına toka almaya söz vermiş Köse Hasan’dan ve daha önce Sivas’a gurbete gitmiş İflahsızın Yusuf’tan oluşuyor.
Bir gece yarısı gurbete varabilmek için; her birisi bir başka hayalle tren istasyonunun yolunu tutarlar.
İflahsızın Yusuf daha önce şehre gidip geldiği için çok bilmişlik taslayan, bilmiyorum demektense her şeyi bilir görünmeye çalışan bir tiptir. Pehlivan Ali ise İflahsızın bir şeyler bildiğinden şüpheli ancak şehir yaşamı hakkında hiçbir şey bilmediği için istemeye istemeye onu dinleyen, güçlü kalıplı, ağır işlerde çalışmış bir tiptir. Köse Hasan’a gelecek olursak köyün saf,temiz insanını temsil eden, bilmediğini sürekli İflahsız’a soran, her öğrendi yeni şeyde hayretler içine düşen bir tiptir.
Yolculuk esnasında Çukurova’ya giden, yirmi yaşlarında, Veli isminde züppe bir genç ile tanışırlar. Veli gezdiği gördüğü yerlerleri, kendini abarta abarta anlatır durur. Üçlümüz de, bu genç ile yol boyunca konuşur, şehirde onları iş vermek için bekleyen bir fabrika patronu hemşerilerinin olduğunu, hemşerilerinin fabrikasını hiç görmeseler de ihtişamından, hemşerilerini hiç tanımasalarda onun iyi yürekli, kendilerini düşünen bir adam olduğundan bahseder dururlar.
Aslında ortada bir hemşeri yalanı vardır. Bu yalanı icat eden İflahsızın Yusuf’tur. Pehlivan Ali ve Köse Hasan’da İflahsızın şehir görmüşlüğüne, çok bilmişliğine güvenip her dediğini gerçek olarak kabul ederler. İflahsızın Yusuf ortaya bir yalan atmış ve peşi sıra Köse Hasan’ı Pehlivan Ali’yi şehre doğru yola çıkarmıştır bir kere. Yalanı söyleyen İflahsızın Yusuf’ta diğerleri ile birlikte hemşerilerinin yanına vardıklarında onlara sahip çıkacağını, onları köyden geldikleri için şehirliler karşısında koruyacağını düşünürler.
Çukurova’ya gidecekleri trene binmeden önce, şehre vardıklarında birbirilerine sahip çıkmayı, şehirli adamın cin gibi olup dikkat etmezlerse birer birer çarpılacaklarını birbirlerine tembih eder ve sözleşirler.
Romanda, sanayi devriminin yarattığı kent yaşamı ile geride kalan üretim biçimi olarak köy yaşamının birbiri ile savaşı, arada ki derin uçurum rahatlıkla görülebilir.
Köyden şehre ekmek parası için giden üçlümüz; şehirleşmenin getirdiği yabancılaşmadan, insani ilişkilerin yerini alan çıkar ilişkilerinden habersiz, köy yaşamından kalan dostane ilişkilerle, saf temiz duygularla şehirde fabrika sahibi olmuş patron hemşerilerinin kendilerine sahip çıkacağını düşünürler.
Romanda başta köylüler olmak üzere farklı coğrafyalardan çalışmaya gelenler arasında yaşanan, kapitalizmin yarattığı rekabetçi, birbirinin üzerine basarak bir yerlere gelebilme anlayışının insanlar üzerinde ki etkisi de görülür.
Üçlümüz en sonunda şehre inerler ve başlarlar ellerinde hiçbir adres olmadan, hemşerimiz dedikleri patronun adını dahi bilmeden aramaya, etraftan geçen insanlara sormaya. En sonunda bir adam onları bir fabrikanın önüne getirir ve ‘hemşerinizin fabrikası bu’ der. Fabrikayı bulunca hepsinin yüzü güler ve hemen hemşerileri olduğunu söyledikleri patronla görüşmek için fabrikaya girmek isterler, kapıyı bekleyen bekçi zorluk çıkarır, patronlar görüşmelerine izin vermez. En sonunda patronun arabası kapıda belirir ve İflahsızın Yusuf arabanın önüne atlar, işi kapar. Patron olan hemşerileri; ırgat başına emir verir ”Bunları deneyin, işe yararsa alın” der.
Irgat başı aynı patron sınıf gibi işçilerin emeği üzerinden geçinen asalağın tekidir. Üçlümüzle ilk karşılaşmasında Irgat başı, alttan alta tehditkar bir dille işe çalışmaya başladıklarında payına düşeni istediğini söyler.
Çaresizlik olan üçlümüz bu durum karşısında elde bir şey gelmez diye düşünür ve boyun eğerler.
Boyun eğerler eğmesine ancak bir yandan da kendi içlerinde Irgat Başına pay verip vermemeyi, samimiyetine inandıkları, kendilerine sahip çıkacağını düşündükleri patron hemşerilerine bu durumu iletmeyi de düşünürler, kendileri gibi yüzlerce işçinin üzerilerine kurulu olan sömürü çarkından habersiz.
Üçlümüz çalışmaya başladıkları Çırçır fabrikasında farklı bölümlere ayrılırlar. Bir dipnot olarak düşmek gerekirse romanda oyun oynar gibi pamuk taşıyan on bir-on iki yaşında ki çocuklara de değinilmiştir.
Gurbete giden üçlümüz çalışma sorununu halletmiştir şimdi ise sırada barınma sorunu vardır. Gurbete giden bütün insanlar gibi onlarda insanlık dışı koşullarda çalıştıkları gibi insanlık dışı koşullarda barınacaklardı.
Romanda köy işe şehir yaşamı arasında ki uçurum, tezatlıklar soyadı konusunda da kendini gösterir. Katip herkesin soy adını kayda geçirirken sıra Köseoğlu Hasan’a gelir.Soy adı olmayan Hasan ile Katip’in arasında geçen diyalog, Hasan’ın yaşadığı zorluk, Katip’in artık köyün geride kaldığını şehrin kuralları, kanunları olduğun çark ettirmesi köy yaşamının şehirle olan çatışmasını iyi bir biçimde resmetmiştir.
Bunun yanı sıra sayfa 65’te ”Ahırın öteki kiracıları da yiyeceklerinin başına çökmüşlerdi. Hiç kimsenin canı konuşmak istemiyor, karınlarını doyurup kafayı vurmaktan başkasını düşünmüyorlar, uykusuzluktan geberiyorlardı.” kısmında; sanayileşmenin insan ilişkilerini sekteye uğratıp, robotlaştırması, çalışma koşullarının ağırlığı üzerinde durulmuştur.
Romanda sömürü toplumunun yarattığı küçük fırsatçı asalaklar grubu da vardır. Bunlarda biri 1. Paylaşım savaşı sırasında diz kapağında vurularak sakat kalmış Kayserili Köse Topal’dır.
Köse Topal, her yıl Çukurova’ya herkesten önce iner, muhtardan on lira aylıkla ırgatların barınacağı, muhtarın eskiden hayvanlarını beslemek için kullandığı ahırı kiralar sonra da kişi başı üç liradan yataklık yer verirdi. Bunun dışında parayla ”çamaşır yıkar,yemek pişirir, demiri paslı tıraş makinesi ile, ağzı dönmüş usturasıyla beş kuruşa saç keser, sakal kazırdı.”(Syf.68)
Faizle para verir bir lira vermişse iki katını hemen ertesi gün alırdı. Sürekli aynı şeyleri yemekten bıkmış ırgatların durumunu fırsat bilip, tatlı dilini kullanıp ırgatları ikna eder paralarını alır pazar pazar dolaşıp çürük, ezik sebzelerle yemek yapardı. Tabi daha iyisini yememiş olan, ev yemeklerine hasret ırgatlar için bu yemek lüks restoranlarda sipariş edilmiş menüler gibi gelirdi.
Köse Topal tipik bir küçük burjuvadır, her fırsattan yararlanmak isteyen, küçük hesapçı, müslüman kimliği ile faizciliğini, iki yüzlülüğünü örtmeye çalışan bir tiptir.
Köse Topal o kadar küçük hesapçı bir tiptir ki bir keresinde Köseoğlu Hasan hastalanır ve hastalığı fırsat bilen Köse Topal çay,ilaç gibi ihtiyaç duyulan şeyleri para ile satmaya kalkışır.
Köseoğlu Hasan hastalanır ve yatağa düşer, iki gün işe gidemez. İş arkadaşlarıyla haber salar Irgat Başına hasta olduğunu ancak Irgat Başı bu durumu umursamayıp hemen yerine işçi alır. Bunu duyan Köse Hasan, kapitalizmin kar merkezli sisteminin duvarına çarparak kaldığı işsizlik ve parasızlıkla düşüncelere dalar.
Bir süre sonra Pehlivan Ali gelir ve Ali’ye sorar ”Hasta olduğumu söylemediniz mi?” Ali cevap verir ”Fabrika orası fabrika! Sen sen olacaksın, sımsıkı tutunacaksın işine. Hastalık neymiş?” Yaşanan bu diyalogda, Kapitalizmin kar hırsının, sömürü çarklarının devamlılığının; insan sağlığından daha önemli olduğunu, işsiz kalmanın asalak sınıfın iki dudağı arasında olduğunu görmek mümkündür.
Köseoğlu Hasan’ın yerine hemen işçi bulunmasını da Kapitalizm’de işsizliğin sistemin bir parçası olduğunu, sistemin fıtratından kaynaklı olduğunu görmek lazım.
Üçlümüz arasında ilk kopuş Köse Hasan’ın yatağa düşüp hastalanmasıyla başlar, artık git gide şehir yaşamının getirdiği hayatta kalabilmek için bencil olma kanunu Pehlivan Ali ve İflahsızın Yusuf içinde geçerli olmaya başlamıştır.
”Onu hemen unuttular. Somunlarını bölüp aralarına tahin helvası parçalarını yatırıp iştahla yemeye başladılar. Köse Hasan aç değildi ama hiç olmazsa arkadaşlarının buyur etmelerini bekliyordu. Etmediler. İçlendi. Böğründe ki sancıyı daha kuvvetle duymaya başladı. Anca beraber kanca beraberdi sözde. Hani? Neredeydi? Demek düşmeye görmeyeydi insan…”
Köse Hasan’ın işinden olmasının ardından; Pehlivan Ali ve İflahsızın Yusuf’ta Irgat Başını patrona şikayet etmeye çalışırken kapı önüne koyulurlar. Daha önceleri fabrika da çalışırken çok güçlü göründükleri için taşeron bir şirketten inşatta çalışmaları için iş teklifi almışlardır. Çaresizce oranın yolunu tutarlar.
Köseoğlu Hasan’ı istemeye istemeye de olsa hasta yatağında Köse Topal’ın eline bırakırlar. Vicdanlarını rahatlatmak içinde sürekli ‘Hastalık Allah’tandır’ ‘Bizim bir suçumuz yok ki’ ‘Mecburuz buna’ gibi sözlerle kendilerini avuturlar.
Köseoğlu Hasan’ı geride bırakan ikilimiz şehir maceralarına inşaat işçisi olarak devam ederler. Bu ikilinin de yolları çok geçmeden Pehlivan Ali’nin geride bıraktığı sevdiğini, sevdiğine verdiği sözleri unutup; yanında çalıştığı çavuş Ömer Zorlu’nun karısı Fatma’ya aşık olmasıyla yavaş yavaş ayrılmaya başlar.
Pehlivan Ali Fatma’ya aşkından dolayı Ömer Zorlu’ya kumar oynaması için borç vermekten evinini ihtiyaçlarını görmeye kadar işi vardırır ve en sonunda Ömer Zorlu’nun teklifi ile Fatma’nın evine taşınır.
Pehlivan Ali ile Fatma arasından yaşananlar; taşeron şirket sahibi ile şoförün karısı arasında yaşananlar ve birçok örnekle çıkarcı toplumun ahlaksal yozluğunu, kadın bedeninin metalaştığını da açığa vurmuştur. Ali ile kaçan Fatma’nın Bilal Bey ile yaşadıkları, Ali’nin Fatma’yı karısı olarak görürken Aptal Kızı ile yakınlaşmaları yine yoz ilişkilere ayna tutmaktadır.
Yazar romanında; ırgat işçilerinin üzerinde yoksulluk ile özdeşleşen kaderciliği de ele almış, Tanrı buyruklarının ve ‘yüce’ adaletinin ezilenlere ulaşmadığını, kitaplarda yazan sabır ve tevekkülün, öteki dünya inançlarının ırgatların hayatında hiçbir değişiklik yaratmadığını, sömürünün üzerini örttüğünü ancak her şeye rağmen ırgatların inançlarına sıkı sıkıya bağlı olduğunu, aslında bir yandan da çaresizliğin, çıkış yolu bulamamanın sonucu olarak insanların göğe el açmak, doğa üstü güçlerden medet ummak durumunda kaldığını anlatmıştır.
Pehlivan Ali, Fatma’yı kaçırdıktan sonra inşaat işinden de ayrılmak zorunda kaldı. Böylece İflahsızın Yusuf ile de yollar ayrıldı ve üçlümüz tamamen birbirinden ayrıldı.
Pehlivan Ali ve Fatma bir beyin yanında Fatma bey konağında Ali ise tarlada çalışmaya başladı.
Bu arada İflahsızın Yusuf çalıştığı inşaatta,inşaat ustası oldu. Köseoğlu Hasan hastane de öldü. Köse Topal, onu hiç sevmeyen ve zamanında bir parça ekmek isteyip de alamadığı Hidayetin Oğlu tarafından boğularak öldürüldü.
Pehlivan Ali tarlada çalışıyor olmaktan memnun değildi, kaçırıp getirdiği Fatma’nın bey konağında hizmetçilik yapıyor olması ve Fatma’nın ardından çıkan laflar canını sıkıyordu. Pehlivan Ali’yle tarlada çalışan, halinden memnun, patron yalakası olan ırgat başının muhbirliğini yapan Kemal Cesur isminde bir ırgat vardı.
Irgatların dışında, Irgat Başının pek sevmediği ama mecburen iş vermek zorunda kaldığı sınıf bilincine ulaşmış, her defasında ırgat başını söyledikleriyle köşeye sıkıştıran Patoz Ustası vardı.
Patoz Ustası, ırgatlardan daha iyi koşullarda yaşasa ve çalışsa da ırgatlarında ağalar gibi, ırgat başları gibi haklarının olduğunu bilen biriydi. Ustanın sınıf bilinci ”Sen,ben hatta bu ağa olmasa da işler yürür amma onlar olmazsa yürümez” diyerek; Irgat Başının içine ustayı da katarak söylediği ”Mal sahibinin atıyız, itiyiz” sözüne karşılık olarak ”Emekçiyim ben, köle değil” sözleri ile kendini açığa vuruyor.
Irgat Başı; ırgatlar içerisinde Zeynel ve Halo Şamdin’den belalı olmalarından dolayı hem çekiniyor hemde onları başına dert açmadan gönderebilmenin yollarını arıyordu.
Pehlivan Ali ile Fatma’nın arasında ki ilişki tamamen kopmuş, Fatma’nın Bilal Bey ile Ali’nin de Aptal Kızı ile adı çıkmıştı ve Pehlivan Ali çaresizliğin kıyısında kıvranıp duruyordu.
Irgatların yediği yemeklerin kurtlu, ekmeklerin bayat olmasına isyan eden Zeynel ağaya da, ırgat başına da basar küfrü; bunu duyan Kemal Cesur hemen bu durumu Irgat başına yetiştirir. Irgat başının yanında onunla birlikte yemek yiyen Patoz Ustası da Kemal Cesur’un yaptığı ispiyonculuğa şahit olunca Halo Şamdin’i çağırır ve Zeynel’i dikkatli olması için uyarır.
Kemal Cesur’un muhbirliğini öğrenen Zeynel bir gece vakti yatağından kaldırır ve bir hendeğe götürür, elinde ki sustalı bıçağını dayar Kemal Cesur’un boğasına ve konuşturur, daha sonra yalvarmalı bir halde olan Kemal Cesur’un halini görünce uyarır ve serbest bırakır.
Pehlivan Ali’nin aklında Fatma’sı vardır ancak şehre genelevine gidip Irgat Başının kızını görene kadar sürer bu durum daha sonra bu kıza aşık olur ve onu bu bataklıktan kurtarmaya söz verir.
Irgat işçilerinin çalışma koşullar gittikçe ağırlaşır, ağa karına kar kattıkça daha fazla tempo ile çalışma ister. Mola saatleri ırgat başları tarafından olabildiğince az verilir ve geciktirilir, kırk beş kişinin çalışması gereken patozda otuz beş kişi çalıştırılır ve ırgatlar adeta yeme,içme,uyuma gibi ihtiyaçları dışında bir robot gibi uzun süre çalıştırılır.
Bu uzun çalışma süresi, ağanın kar hırsı, işin temposunun arttırılması bir faciaya yol açar, köyünden toprağından kopup gelmiş Pehlivan Ali ve Köse Topal’ı boğazlayan Hidayetin Oğlu; işten çıkarılan Zeynel ve Halo Şamdin’in yerine işe alınır, maaşı yükseltilir yükseltilmesine ancak bu uzun sürmez.
Ağanın da tarlada bulunduğu gün Pehlivan Ali, ağanın ve ırgat başının zorlamalarıyla yüksek tempoda molasız çalışırken, Patoz makinesinin bıçaklarında bacağını kaybeder.
Küçük ağa arabası kirlenir korkusuyla buradan uzaklaşınca Ali kan kaybından ölür. Eş zamanlı olarak işten kovulan Zeynel ve Halo Şamdin bir olup harmanı ateşe verirler.
Köye dönmek üzere olan Yusuf her şeyden habersizdir. Yana yakıla Hasan’ın ölümünü nasıl açıklayacağını düşünürken birde Ali’nin öldüğünü duyar ve ertesi gün köye gittiğinde her şeyi anlatır.
Köyden üç kişi çıkılır ancak köye sadece bir kişi dönebilir. Şehrin özel mülkiyetçi sistemine, vahşi doğasına ayak uyduramayan Pehlivan Ali ve Köseoğlu Hasan bu yarışı kaybeder.

Beğendin mi? Paylaş:) Google+ Whatsapp Yazdır

Yorum Yap